Anadolu Selçuklu Tarihi

 
Anadolu'ya Giriş
Anadoluya giriş

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ

 

Anadolu Selçuklu Devleti Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık boyuna mensup Selçuklu hükümdar ailesinden Süleyman Şah tarafından, Anadolu’da kurulmuştur. Malazgirt Zaferi’yle, Anadolu kapılarını Türklere açan Sultan Muhammed Alparslan, bu savaşa katılan kumandan ve Türkmen reislerine, Anadolu’yu Türkleştirme ve İslamlaştırma görevini verdi. Bunlardan, Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girdi. 1074 yılında Konya ve havalisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine geldi. 1075 senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu. Süleyman Şah, Bizans’ın mahallî ve merkezî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgede hakimiyetini güçlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar halinde bölgeye gelmelerine sebep oldu. Bölgede Türk nüfusunun artarak devletin güçlenmesiyle; Bizans’ın kötü idaresi, bitmek bilmeyen iç savaşlar ve isyanlar sebebiyle perişan olan yerli halk da, Süleyman Şah’ın idaresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sayede Anadolu Selçuklu Devleti, sağlam bir temele oturdu. Hürriyet ve adalete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve Müslüman oldu. Çeşitli gayelerle bölgeye gelen Türkmenleri emrinde birleştiren Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Anadolu’da birlik ve hakimiyetini güçlendirmek, Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni gruplarına mani olmak için harekete geçti. 1082 yılında Çukurova’ya giden Süleyman Şah, Adana, Tarsus ve Misis dahil tüm bölgeyi zaptetti. 1084’te Hıristiyanlardan Antakya’yı aldı. 1086’da Suriye Selçuklu meliki Tutuş’la yaptığı savaşta yenildi ve savaş meydanında vefat etti. Oğulları, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın yanına gönderildi. Devlet bir süre Süleyman Şah’ın İznik’te vekil bıraktığı Ebü’l-Kasım tarafından yönetildi.
Selçuklu Sultanı Melikşah’ın 1092’de vefatından sonra, İran’dan kaçarak gelen Kılıç Arslan, İznik’te merasimle karşılanıp, Türkiye Selçuklu tahtına çıkarıldı.
I. Kılıç Arslan, tahta çıkar çıkmaz, devleti yeniden teşkilatlandırdı. İznik’i mamur bir duruma getirdi. İçte otoriteyi sağladıktan sonra, hemen gazâ ve akınlara başladı. Marmara sahillerine yerleşmeye çalışan Bizanslıları bu bölgeden çıkardı. Batıyı emniyete aldıktan sonra doğuya yöneldi ve 1096 yılında Malatya’yı kuşattı. Fakat, bu sırada Haçlıların Batı Anadolu’ya girmesi üzerine, I. Kılıç Arslan, kuşatmayı kaldırıp hızla geri döndü.
Avrupa’daki meşhur imparator, kral, prens, derebeyi ve şövalyelerin büyük bir taassupla katıldıkları Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 yılları arasında yapıldı. I. Kılıç Arslan, Haçlıları, vur-kaç taktiğiyle imha etti. Ancak, İznik elden çıktığı için, Konya’yı payitaht (başkent) yaptı. Bizans imparatoruyla antlaşma imzaladıktan sonra, doğu fetihlerine başladı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçirdi. Daha sonra Musul’u da topraklarına kattı. Emir Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan’ın kuvvetleriyle Habur Nehri kenarında yaptığı muharebede yenilerek, nehre düşüp boğuldu. Kılıç Arslan’ın büyük oğlu, Musul valisi Şehinşah, Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfahan’a götürüldü.
I. Kılıç Arslan’ın ölümü ve oğlunun esir düşmesi, Türkiye Selçuklularını çok sarstı. Düşmanları bunu fırsat bilerek, ülke topraklarına saldırdı. Bizanslılar, Batı Anadolu sahillerini işgale başladılar. Bu durum karşısında Türkler, İç Anadolu’ya doğru çekilmek zorunda kaldılar. 1110 yılında esaretten kurtulan Şehinşah, Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşah’ın ve Kayseri emîri Hasan Beyin büyük gayretlerine rağmen, Bizanslıların zulmünden kaçan Batı Anadolu’daki Türklerin, Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi durdurulamadı.
1116 yılında Danişmendliler, Sultan Şehinşah’ı tahttan indirip, Şehzade Mesud’u sultan ilan ettiler. Sultan Mesud, Danişmendli tahakkümünden kurtulmaya, Bizanslıları Anadolu’dan atmaya ve birliği sağlamaya çalıştı. 1182 yılında, Batı seferine çıktı. Sonra doğuya seferler düzenledi. Bizanslılar, Türklerin Batı Anadolu’da ilerlemelerini durdurmak için, İmparator Manuel komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdüler. Bu tehlikeli durum üzerine, Sultan Mesud’un oğlu II. Kılıç Arslan, Aksaray’da bir ordu hazırlayarak, Konya önündeki Bizans ordusunun karşısına çıktı. Bizans ordusunu, pusu ve taarruzlarla 1145 senesinde ağır bir yenilgiye uğrattı.
Bu sırada İkinci Haçlı Seferiyle Anadolu’ya giren Avrupalılar da, Türk kılıçları önünde duramadı. Selçuklu ordusu, Haçlılar karşısında büyük başarılar elde etti. Bu zaferler, istikrar ve yükselme devrini tekrar başlattı. Halka adaletle muamele etmesi sebebiyle, Hıristiyanların bir çoğu, Bizans yerine Türk idaresine bağlandı. Bir çok eser inşa ettiren Sultan Mesud, kırk yıl saltanatta kaldıktan sonra, 1115 senesinde vefat etti. Yerine oğlu II. Kılıç Arslan tahta çıktı. O da babasının yolunda giderek, büyük hamleler yaptı. Anadolu’nun siyasî birliğini kurmaya, ekonomik ve kültürel yükselişini sağlamaya çalıştı. Doğu seferine çıkarak, devletin hudutlarını Fırat nehrine kadar genişletti. Bizanslılar ve yardımcı kuvvetlere karşı, 1176 Miryokefalon (Düzbel/Karamukbeli) Meydan Savaşı’nı kazanarak, Anadolu’yu yurt edinen Türklerin bölgeden atılamayacağını ispatladı. Akıncılarını, Batı Anadolu’nun fethiyle görevlendirdi. 1182 yılında, Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir havalileri fethedildi. Denizli ve Antalya kuşatıldı. Danişmend arazisi ve Çukurova zaptedildi.
Kazanılan zafer ve başarılarla siyasî birlik ve sınır emniyeti sağlandı. Ekonomik ve kültürel yükselme başladı. Bir süre sonra II. Kılıç Arslan, mücadeleyle geçen uzun saltanat yıllarındaki yorgunluğu ve ihtiyarlığını mazeret gösterip istirahata çekildi. Sahip olduğu toprakların idaresini onbir oğlu arasında taksim etti. Kendisi Konya’da büyük sultan olarak kaldı. Oğullarının her biri bir vilayette yönetimi ele aldı. Bu sırada Selahaddin Eyyubî’nin Kudüs’ü zaptetmesi, Üçüncü Haçlı Seferinin başlamasına sebep oldu. Anadolu’dan geçmeye çalışan kalabalık Haçlı ordusu, şehzadelerin direnişiyle karşılaştı. Yaptıkları çete harpleriyle Haçlı ordusuna büyük kayıp verdirdiler. Fakat çok kalabalık olan Haçlıların bir kısmı, Filistin’e ulaştı.
II. Kılıç Arslan, 1192 senesinde Konya’da vefat etti. Yerine büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Fakat, kardeşleri onun iktidarını kabul etmeyince, aralarında saltanat mücadelesi başladı. Tokat meliki Rükneddin Süleyman Şah, 1196 yılında Konya’yı zaptetti ve saltanatını ilan etti. Birliği sağladıktan sonra Bizans’ı tekrar senelik vergiye bağladı. İç mücadelelerden yararlanarak hudut tecavüzlerine başlayan Ermenileri cezalandırdı. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifade ederek, Erzurum’a kadar gelince, Doğu Seferine çıktı. 1201 yılında, Saltuklu Devletine son verdi. Artuklular ve Mengücüklerden aldığı yardımla, Erzurum’dan Gürcistan üzerine sefere çıktı. Sarıkamış yakınlarında, Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar Gürcistan seferine çıktıysa da, yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 tarihinde vefat etti. Konya’da Künbedhane’ye defnedildi. Yerine oğlu III. Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyaseddin Keyhüsrev, Türkmen beylerinin davetiyle, küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultanı oldu.
Gıyaseddin Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için, Bizanslılar ve Ermenilerle mücadele etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Latin hakimiyetine girdi. Bizans hanedanı Anadolu’ya kaçıp, İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz kıyılarına yerleşerek ticaret yollarını kapattılar. Gıyaseddin Keyhüsrev, ticaret yolunu açmak için, 1206 yılında sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadolu’da bir çok yeri aldı. Bu fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlandırdı. Bizans ordusu ile, 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muharebede Selçuklu ordusu büyük zafer kazandı. Savaş bittikten sonra, Gıyaseddin Keyhüsrev, meydanı dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddin Keykavus geçti.
İzzeddin Keykavus, saltanatının ilk yıllarında taht mücadelesini halletti. Daha çok iktisadî meselelere, ülkenin imarına ve kültür faaliyetlerine önem verdi. Kervansaray, cami ve medreseler inşa ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddin Keykavus, 1220 yılında Viranşehir’de vefat etti. Sivas’ta yaptırdığı darüşşifanın yanındaki türbesine defnedildi. Yerine kardeşi Alâeddin Keykubad geçti.
Sultan Alâeddin Keykubad zamanı, Türkiye Selçuklularının en kudretli, en müreffeh ve en parlak devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti içi başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere, şehirleri surlarla tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine karşı hudutlarda tedbir aldı. Bu işleri sırasında fetihlere de devam etti. Askerî ve ticarî önemi büyük olan Kolonoras kalesini muhasara altına aldı. 1221 senesinde kaleyi fethetti. Buraya, sultanın ismine nispetle Alâiye denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askerî tedbirler yanında diplomatik yola da başvuruldu. Moğol Ögedey Kağan’a elçi gönderip barış yaptı. Alâeddin Keykubad, saltanatı zamanında Türkiye Selçuklu Devletini, Moğol istilâ ve zulmünden korudu. Alâeddin Keykubad, 1 Haziran 1237 tarihinde Kayseri’de vefat etti. Yerine İzzeddin Kılıç Arslan’ı veliaht tayin etmesine rağmen, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev tahta geçti.
II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246), Moğollara Kösedağ’da yenilince (Temmuz-1243), devletin yıkımı başladı. Kösedağ bozgunundan, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışına kadar olan devrede (1243-1308), Selçukluları büsbütün sindirmek için, Moğol faaliyet ve zulmü devam etti. 1259’da, Kızılırmak hudut olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262’de Karamanlılar’ın isyan ederek Konya üzerine yürümeleri, 1276’da Moğollara karşı Hatıroğlu İsyanı, 1277’de Mısır Memlûk Sultanı Baybars’ın, Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip Kayseri’ye kadar gelmesi, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’de Konya’da yeni bir sultanı tahta çıkartma girişimiyle, Cimri hadisesi gibi çeşitli siyasî, ekonomik ve sosyal çalkantılar meydana geldi. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşü başlayınca, Moğol zorbalığının önüne geçmek için Türk beyleri ve Anadolu halkının yer yer mücadelesi görüldü. Çökmekte olan devletin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen ve kumandanlar, beylikler kurmaya başladı. Bu beyliklerden, Bizans hududunda kurulan Osmanlı Beyliği’nin, Batı Hıristiyan âlemine açık fütuhat cephesiyle diğerlerinden farklı stratejik mevkide bulunması; o yönde sürekli genişleme imkânı bulduğu gibi, dar ve sıkışık beyliklerin reislerine yerine göre dostça, bazen de baskı yaparak, bütün Anadolu’yu kendi idaresinde toplamasını, 20. yüzyılın başlarına kadar üç kıtaya hakim olmasını sağladı.
Anadolu Selçuklu Devleti toprakları üzerinde Moğollar, Haçlı istila hareketi neticesi gibi korkunç katliam, yıkım ve dehşet saçıcı hadiselerle bölgeyi işgal ettiler. Moğol istilasıyla, Anadolu Selçuklu Devleti, 14. yüzyılın başında yıkıldı. Anadolu, Moğol kontrolüne girdiyse de, 14. yüzyıldan sonra bölgede Osmanlı hakimiyeti başlayıp, Haçlıların ve Moğolların açtığı yaraları kapamaya çalıştı.
Türkiye Selçuklularını, Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık boyuna mensup Selçuklular kurup yönettiler. Devlet teşkilatı, sağlam bir esasa sahipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbasîlerin yanında diğer Türk ve İslam devletlerinin teşkilatlarından da büyük ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idaresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilatlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yoluna gittiler. Devletin, hanedan mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat mücadelesine sebep olduğu görüldü. II. Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.
Devlet, önceki Türk hakimiyetlerinde olduğu gibi, hanedanın ortak sorumluluğu altındaydı. Devleti idare eden hükümdarın ise, hanedan mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslamî idi. Ayrıca, halife ve âlimler tarafından künye ve lakaplar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halifeye hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına hutbe okutur ve para bastırırlardı. Savaşlarda veya herhangi bir gezide, hakimiyet alâmeti olarak, sultanların başları üstünde, atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, daima yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş kez nevbet çalardı. Vilayetlerdeki meliklerin, günde üç nevbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın belli günlerinde devlet erkânını ve emîrleri huzurlarına kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan iktaların dağıtılması, kadıların (hakim) tayini, devlete bağlı beylik ve sultanlıkların başına geçenlerin tayinlerini onaylar, hükümete karşı işlenen cürümlerle uğraşan yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin idaresi, birinci derecede sultana ait olmakla birlikte, bizzat kendisi mevcut kanunlara uyardı. Sultan, adalet mekanizmasının sağlıklı olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar, sarayda otururdu. Sarayda Hacibü’l-Hüccab, Üstadüddâr, Silahdar, Emîr-i Alem, Câmedâr, Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emîr-i Şikâr, Emîr-i Devât, Emîr-i Mahfil, Serheng-i Nedîm, musahip görev yapardı. Bunlar, sultanın en emniyetli adamları arasından seçilir ve her birinin emrinde askerî kıtalar bulunurdu.
Anadolu Selçuklu Sultanlarının Tahta Çıkış Tarihleri Kutalmışoğlu Süleyman Şah / 1076 Ebü’l-Kasım’ın nâibliği / 1086 Birinci Kılıç Arslan / 1092 Fetret Devri / 1107-1110 Şehinşah (Melikşah) / 1110 Birinci Rükneddin Mesud / 1116 İkinci Kılıç Arslan / 1155 Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev (Birinci Hükümdarlığı) / 1192 Rükneddin Süleyman Şah / 1196 Üçüncü Kılıç Arslan / 1204 Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev (İkinci hük.) / 1205 Birinci İzzeddin Keykavus / 1211 Birinci Alâeddin Keykubad / 1220 İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev / 1237 İkinci İzzeddin Keykavus / 1246 Ortak İktidar / 1249-1254 Birinci Keykavus / 1254 Dördüncü Kılıç Arslan (Ülkenin bir bölümünde) / 1257 Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev / 1266 İkinci Gıyaseddin Mesud (Birinci hük.) / 1284 Saltanat Mücadelesi / 1296-1298 Üçüncü Alâeddin Keykubad / 1298 İkinci Gıyaseddin Mesud (İkinci hük.) / 1302 Beşinci Kılıç Arslan / 1310 Moğol Valisi Timurtaş’ın Türkiye Selçukluları saltanatına son vermesi / 1318

 

anadolu selcuklu haritasi

anadolu selcuklu haritasi

  

DEVLET YÖNETİMİ

Anadolu Selçuklularında devlet yönetimi Büyük Selçuklulardan örnek alınarak düzenlenmiştir. Diğer Türk Beylikleri de Anadolu Selçuklu devlet yönetimi örgütüne benzer birimler oluşturmaya çalışmışlardır.

 

ORDU

Anadolu Selçuklu Devleti ve beyliklerin askerî teşkilâtlan birbirinden farklı bir özellik göstermezdi. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklulardan farklı olarak merkeziyetçi bir anlayışla gulam sistemini güçlendirip, Türkmenlerin etkisini ortadan kaldırmak istediler. Ancak, Türkmenleri etkisiz kılma konusunda fazla başarılı olamadılar. Subaşsıların geniş yetki ve görevlerini azaltarak; onları sadece askerî vali niteliğinde görevliler hâline getirdiler.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde ordu, başlıca şu bölümlerden oluşuyordu:

1) Gulamân-ı saray: Hükümdara bağlı olan bu askerler değişik milletlerden küçük yaşlarda satın alınan veya toplanan çocuklardan meydana gelirdi. Bunlar gulâmhane denilen ocaklarda yetiştirilirlerdi.

2) Hassa askerleri: Savaşta hükümdarın yanında bulunan bu askerler, Selçuklu ordusunun çekirdeğini oluşturuyordu. Bu kuvvetlere sipahi adı da veriliyordu. Fakat bunlar tımarlı sipahilere benzemiyordu. Tımarlı sipahiler kendilerine ayrılan dirliklerde oturdukları halde bunlar başkente yakın garnizonlarda otururlardı.

3) Sipahiler: Kendilerine maaş yerine ikta (dirlik) verilen atlı askerlerdi (tımarlı sipahiler).

4) Bağlı devlet ve beylik askerleri: Anadolu Selçuklularına bağlı olan devlet ve beyliklerin istenildiği zaman gönderdikleri askerlerdir.

5) Türkmen birlikleri: Sınır boylarında savaşa hazır durumda bulunan kuvvetlerdir. Bu kuvvetler, başlarında bulunan beylerin yönetiminde savaşırlardı.

6) Ücretli askerler: Anadolu Selçuklu Devleti’nin yükselme döneminde topladığı Rum, Frank ve Ruslardan oluşan kuvvetlerdi. Devlet, Baba İshak Ayaklanması’nın bastırılmasında bu askerlerden yararlanmıştır.

7) Gönüllüler: Genellikle savaş bölgelerine yakın sınır boylarından orduya katılan kuvvetlerdi.

 

Anadolu beyliklerinde orduların tamamına yakın bir kısmı, Türkmen birliklerinden oluşurdu. Anadolu Selçuklularında olduğu gibi, askerler yaya ve atlı olmak üzere iki bölüme ayrılsa da, ordunun çoğunluğunu atlılar oluştururdu. Ordu komutanına Emirü’l-Ümera denirdi.

 

Donanma:

Büyük Selçuklu Devleti bir kara devleti niteliğinde olduğu için denizciliğe fazla önem vermemişti. Ancak, Anadolu Selçukluları, üç tarafı denizlerle çevrili olan Anadolu’da denizciliğe önem vermenin gerekliliğini kısa sürede kavradılar. Bu amaçla. Karadeniz kıyılarındaki Samsun ve Sinop, Akdeniz kıyılarındaki Antalya ve Alanya’yı fethederek, donanmayı güçlendirmek için buralarda tersaneler kurdular. Beylikler döneminde ise; Aydınoğulları,Menteşeoğulları, Karesioğulları, Candaroğulları ve Pervaneoğulları denizcilikte önemli başarılar elde ettiler. Denizcilik, Anadolu Selçuklularına askerî açıdan olduğu kadar, ticarî açıdan da büyük yararlar sağladı.

Donanma komutanına Meliküs-sevâhil (sahiller meliki) veya Reisül bahr (deniz reisi) denirdi.

HUKUK

Orta Asya’daki ilk Türk devletlerinde toplum düzenini töre adı verilen ve yazılı olmayan kurallar sağlardı, İslamiyet döneminde şer’î kuralların hayata geçirilmesiyle Türk hukukunda önemli değişiklikler meydana geldi.

Türk İslâm devletlerinde adalet teşkilâtı ve hukuk kurallarının dayandığı esaslar hemen hemen aynıydı. Bu nedenle Anadolu Selçuklu hukuku, kendilerinden önceki Türk-İslâm devletlerinin devamı niteliğindeydi. Anadolu Selçuklu hukuku, Büyük Selçuklu hukukunda olduğu gibi, şer’î ve örfî hukuk olarak ikiye ayrılıyordu.

a ) Şer’i yargı

Evlenme, boşanma, miras, nafaka, alacak ve vakıflar ile ilgili davalar şer’î yargı kuralları ile çözümlenirdi. Bu konularla ilgili davalara da şer’î mahkemeler bakardı. Şer’î mahkemelerin başında kadı bulunurdu. Kadılar genellikle medrese eğitimi görmüş olanlar arasından hükümdar veya vezir tarafından atanırdı. Aynı zamanda kadılar, bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisi durumundaydılar. Kadılara vereceği kararlarda hiç bir kişi veya kuruluş müdahale edemezdi. Ancak, verilen kararlara usulüne uygun olarak itiraz edilirse; karar, kadılardan oluşan bir kurul tarafından tekrar gözden geçirilirdi. Şer’î mahkemelere bakan kadıların başı olan kadi’l-kudat, Konya’da otururdu.

 

 

b) Örfi Yargı

Anadolu Selçukluları ve Türk beyliklerinde, şer’i mahkemelerin görev alanları dışındaki anlaşmazlıkları görüşen ve çözümleyen ayrı mahkemeler bulunuyordu. Bu mahkemelerde, kanunlara uymayanlar ve güvenliği bozanlar yargılanırdı. Örfî yargı sisteminin başında bulunan yetkiliye emir-i dâd denirdi. Bir nevi adalet bakanı ve başsavcı olan emir-i dadın yetkileri çok genişti. Gerektiğinde divan üyelerini ve veziri yargılama ve tutuklama yetkisine sahipti. Anadolu Selçuklu Devleti’nde bu mahkemelerden başka, askerî davalara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemelerin başkanı kadı asker idi.

Türk-İslâm devletlerinde ağır siyasî suçlar, sultanın başkanlığındaki Divan-ı Mezalim adı verilen mahkemede görüşülerek karara bağlanırdı. Bu divan, haftanın belli günlerinde toplanır ve halkın şikâyetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim, Anadolu Türk beyliklerinde de bulunuyordu. Anadolu Türk beylikleri, diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanında da teşkilâtlar kurarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni örnek aldılar.

 

EKONOMİK HAYAT

Anadolu Selçukluları sosyal ve e-konomik yönden kendilerine özgü bir politika izlediler. Maveraünnehir ve Horasan’dan Anadolu’ya gelen Türklerin büyük bir bölümünü yerli halkın boşalttığı yerlere yerleştirdiler. Uzun süren savaşlar ve yerli halkın Bizans topraklarına göç etmesi üretimin düşmesine ve vergi gelirlerinin azalmasına sebep oldu. Anadolu Selçuklu hükümdarları hem üretimi artırmak hem de vergi gelirlerini düzenli hâle getirebilmek amacıyla, isteyen gayrimüslimlere Selçuklu topraklarında yerleşme izni verdiler. XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da ticarî hayat canlandı. Özellikle I. Alâeddin Keykûbat döneminde Anadolu, dünyanın ekonomik bakımdan en zengin ülkelerinden biri durumuna geldi.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin ekonomisi tarım ve hayvancılık, sanayi ve madencilik ile ticarete dayanıyordu.

Tarım ve Hayvancılık: Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman köylerin boşalmış olduğunu gördüler. Anadolu’ya gelen Türkler kısa sürede kırsal bölgelere hâkim oldular. Uzun süren savaşlar nedeniyle yakılıp yıkılan köyleri imar ettiler. Köylere yerleşen Türkmenler tarım ve hayvancılıkla uğraşarak ekonomiyi canlandırdılar.

Selçuklular, Bizans yönetiminin baskılarından ve ağır vergilerinden bunalan Hıristiyan halkı kendi topraklarında yaşamaları için teşvik etti. Bu uygulama ile Anadolu’nun yeniden imar edilmesi ve üretimin artırılması amaçlandı. Selçuklu sultanları tarımın gelişmesi için çiftçilere vergi affı, tohumluk ve çiftçilikle ilgili araç gereç konularında destek sağladılar. Anadolu, I. Alâeddin Keykûbat döneminde güçlü ve bayındır bir ülke hâline geldi. Hatta Celâleddin Harzemşah’ın Ahlat’ı tahrip etmesi üzerine Sultan Alâeddin, müstevfi (maliye bakanı) ve pervaneyi (arazi işleriyle uğraşan) hemen Ahlat’a gönderdi. Zarar tespiti yaptırdı; halkın zararını tazmin ettirerek, onlara tekrar üretici olabilmeleri için gerekli yardımı yaptı.

Bu dönemde buğdayın dışında pirinç, yulaf ve pamuk tarımı da yapıldı. Her türlü tarımsal üretim arttı ve Anadolu tahıl ambarı hâline geldi. Ayrıca meyvecilik ve bağcılık da halkın önemli gelir kaynaklan arasında idi.

Anadolu’da bu dönemde koyun, keçi, sığır ve at besleniyordu. Hayvancılık, halkın gıda ihtiyacının karşılanmasının yanında ülke ekonomisi bakımından da önemli bir yere sahipti. Yetiştirilen büyük hayvan sürüleri ve bunlardan elde edilen ürünler önemli miktara ulaşmıştı. XIII. yüzyılda Ankara keçilerinden elde edilen tiftikler, en ünlü ihraç ürünlerindendi. Özellikle göçebe Türkmenlerin yetiştirdiği atlar, İslâm ülkelerinde ve Avrupa’da çok meşhurdu.

 

Sanayi ve Madencilik

Anadolu Selçuklu Devleti ve beylikler döneminde tarım ve hayvancılığın yanında sanayi de gelişti. Türkler kısa zamanda demircilik, bakırcılık, dokumacılık, dericilik ve silâh sanayisinde ileri bir düzeye ulaştılar. Bu dönemde kâğıt imalâtı ve çinicilik sanatında önemli gelişmeler yaşandı. Türklerin dokuduğu halı, kilim, ipekli ve yünlü kumaşlar, Avrupa pazarlarında çok rağbet görüyordu. Anadolu Selçukluları döneminde Konya, Ankara, Kayseri ve Denizli önemli birer dokuma merkezi hâline geldi. Bu sırada Konya, Malatya ve Erzincan’da dokunan perdelik kumaşlar ülkenin bütün ihtiyacını karşılıyordu. İpek ise Diyarbakır, Siirt ve Balıkesir gibi merkezlerde işlenip ihraç ediliyordu. Dokumacılıkta kullanılan şap madeni, Kütahya ve Giresun’dan çıkarılarak büyük ölçüde yurt dışına gönderiliyordu. Anadolu Selçukluları demir, tuz ve bakır gibi madenleri işleterek dış ticaretin artmasını ve sanayinin gelişmesini sağladılar. Ordunun ihtiyacı olan silâh, zırh ve benzeri savaş araç ve gereçlerini de kendileri imal ettiler. Bunların dışında diğer sanayi kollarında kullanılan boyalar, temizlik maddeleri ve aydınlatma yağlan da ülke içinde üretiliyordu.

 

Ticaret

Ticareti geliştirmek ve ticaret yollarının güvenliğini sağlamak, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ana politikalanndan birisi olmuştur. Selçuklu sultanları, Anadolu’nun coğrafî konumu dolayısıyla bu bölgeyi kıt’alar arası bir ticaret merkezi hâline getirmeye gayret ettiler. İzledikleri askerî ve ekonomik politikalar çerçevesinde Sinop, Antalya ve Alanya şehirleri fethedildi. Zamanla bu şehirlerdeki limanlar geliştirilerek önemli ithalât ve ihracat merkezleri durumuna getirildi. Selçuklular dış ticareti geliştirmek için çok düşük gümrük vergisi almayı kabul ederek; Venedik, Çeneyiz ve Floransa gibi İtalyan şehir devletleriyle antlaşmalar yaptılar. Selçuklu sultanları bazı askerî seferlerini bile ticarî amaçla yaptılar. Kara ve deniz yolları bakımdan ö-nemli bir mevkide bulunan Sinop ve Suğdak şehirlerinin alınması da bu amaca yönelikti. Yine ticaretin geliştirilmesi için, soyulan kervanların ve zarar gören tüccarların kaybının ödenmesi de Anadolu Selçuklu Devleti tarafından sağlandı. Bu uygulamayla ilk defa devlet sigortacılığını başlattılar. Anadolu’da ticarî hayatın canlandırılmasında kervansarayların ayrı bir yeri ve önemi vardı. Selçuklular ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için belli aralıklarla kervansaraylar ve hanlar yaptırdılar. Kervansaraylara gelen tüccarlar ve yolcular hiçbir ücret ödemeden buralarda konaklayabilirlerdi. Kervansarayların ihtiyaçları ve giderleri vakıflar tarafından karşılanırdı.

Anadolu’nun büyük şehirlerindeki açık pazarlar, ticaret hanları ve dükkânlar, iç ticaretin yapıldığı önemli mekânlardı. Köylüler, ürettikleri malları açık pazarlara getirirler ve buralarda satarlardı. Hükümetçe atanan şıhne, şehirlerdeki ticarî hayatı kontrol eder ve devlete ait pazarlardaki vergileri toplardı. Anadolu Selçuklularında para ile yapılan alış verişin dışında göçebe Türkmenlerin değiş tokuş yoluyla da ticarî hayatı canlandırdıkları bilinmektedir.

 

Anadolu’da kervan ticaretinin yapıldığı yollar şunlardır:

1) Antalya limanından başlayan Konya, Sivas, Erzincan üzerinden Gürcistan’a ve Sivas’tan sonra Malatya, Diyarbakır üzerinden Bağdat’a ve Basra’ya uzanan yol.

2) Antalya limanından başlayarak Konya, Ankara, Sinop üzerinden kuzeye çıkarak Kırım’a giden yol

3) İstanbul’dan başlayarak İznik, Konya, Adana, Halep Şam üzerinden Mısır’a; yine aynı yol üzerindeki Halep’ten ayrılarak Musul üzerinden Bağdat ve Basra’ya giden yol.

 

Bu ticaret yolları, beylikler devrinde de önemini korudu. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kültür ve medeniyetinin gelişmesinde, ülkeden geçen ticaret yollarının getirdiği maddî gelirin payı büyüktür. Sinop, Alanya ve Antalya limanlarının alınmasından sonra Anadolu Selçukluları bir kara devleti olmaktan çıktı. Bu limanlar sayesinde Akdeniz ve Karadeniz’de Türk malları pazar buldu ve halkın refah düzeyi arttı. Ayrıca bu dönemde İran’dan gelen mallar Venedik, Ceneviz, Floransa gibi İtalyan şehir devletlerine ihraç edildi. Anadolu Selçukluları, Karadeniz’deki Suğdak liman kentini fethederek kuzey ticaretini Rusya’ya kadar genişlettiler. Genellikle Arap ülkeleri, İran, Bizans, Venedik, Ceneviz ve Floransa ile ticarî ilişkilerde bulundular. Kösedağ yenilgisi (1243) ve ardından gelen Moğol istilâsı ile Anadolu Selçukluları, ekonomik açıdan büyük bir durgunluğa girdi. Bunun sonucu olarak ülkede üretim azaldı. Moğollar Anadolu’nun zenginliklerini yıllarca İran’a taşıdılar. Anadolu halkı, önceki zengin ve mutlu dönemlerine bir daha ulaşamadı.

Batı Anadolu’da bulunan Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Karesioğulları gibi sahil beylikleri döneminde ise Avrupalılarla olan ticarî ilişkiler devam etti. Kuzey Anadolu’da Sinop ve çevresini ele geçiren Candaroğullan ise Karadeniz ticaretinden faydalandılar.

 

Maliye ve para

Anadolu Selçuklularında maliye işlerine Divan-ı istifa bakardı. Devletin bütün gelirleri, hazinede saklanırdı. İki türlü hazine vardı: Bunlar, devlet gelirlerinin konulduğu hazine-i âmire (devlet hazinesi) ile hükümdarların şahsına ait olan hazine-i hassa (iç hazine) idi.

Devletin başlıca gelir kaynaklan gümrük, cizye, öşür ve haraç vergileri, maden gelirleri, hayvan sürülerinden alınan vergiler, pazaryerlerinde alım satımdan alınan vergiler, tâbi devletlerin ve beyliklerin gönderdiği vergiler ve hediyeler ile savaşlarda elde edilen ganimetlerden meydana geliyordu. Devlet bu gelirleri ile memurların maaşlarını, ordunun ihtiyaçlarını ve bayındırlık giderlerini karşılardı. Gelir ve giderler düzenli bir şekilde devlet hazinesindeki deftere işlenirdi.

Türkler, Anadolu’ya geldiklerinde, bir süre yerli halkın kullandığı Bizans parasını kullanmak zorunda kaldı. Çünkü Anadolu Selçuklu Devleti henüz kendi kurumlarını oluşturamamıştı. Selçuklu ekonomisinde para (sikke) her ülkenin ekonomisinde olduğu gibi önemli rol oynardı. İlk Selçuklu paraları, önce bakır sonra gümüş ve altından basıldı. Bunlardan gümüş paraya dirhem, altın paraya ise dinar denilmiştir. Anadolu Selçuklularında ilk para Sultan Mesut tarafından bastırılan bakır paradır.

Selçuklular Moğol hâkimiyetine girince sikkeler İlhanlı paralarına göre ayarlandı. Selçuklu sikkeleri daha sonra Moğollarca basılmaya başlandı. Türkmen beyliklerinden Artuklu, Mengücekli ve Saltuklu hükümdarları da kendi adlarına para bastırmışlardır.

Altın paraların XIII. yüzyılda basılması, Anadolu’da Türklerin bu dönemde refah seviyelerinin yüksek olduğunu ve dış dünyayla ticaret hayatına iyice girdiklerini de göstermektedir.

 

TOPRAK YÖNETİMİ

Anadolu Selçuklularında toprakların çoğu, Büyük Selçuklularda olduğu gibi devletin malı kabul edilmiştir. Devlete ait bu topraklara mirî arazi denilirdi. Devlet, toprağın boş kalmaması için çeşitli tedbirler almış ve toprakları halkın kullanımına açmıştır. Böylece devlet hem tarımsal faaliyetleri desteklemiş ve artırmış, hem de ikta arazileri sayesinde hazineye yük olmadan binlerce asker beslemiştir.

Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde topraklar has arazi, ikta arazi, mülk arazi ve vakıf arazi olmak üzere dörde ayrılmıştır.

a. Has arazi: Geliri hükümdara ayrılan topraklara has arazi denirdi. Hükümdar bu topraklarda istediği tasarrufu yapabilirdi.

b. İkta arazi: Ordu mensuplarına ve devlet memurlarına hizmet ve maaşlarına karşılık olarak verilen toprak geliridir. İktalar göreve bağlıydı; görevden ayrılan kişinin iktası elinden alınıp başkasına verilirdi. Ordu mensuplarına ayrılan bu topraklar, hizmetlerini sürdürmeleri şartı ile babadan oğula geçebilirdi, îkta sahipleri, topladıkları vergi gelirinin bir kısmı ile geçinirken geri kalanıyla da sipahi denilen atlı asker beslemek zorundaydı.

c. Mülk arazi: Devlet adamlarına başarılarından dolayı verilen topraklardır. Bu topraklara sahip olanlar toprak üzerinde satma, devretme, vakfetme ve miras yoluyla çocuklarına bırakma gibi her türlü tasarrufa sahiptiler.

d. Vakıf arazi: Mirî veya mülk arazilerinden gelirleri ilmî veya sosyal kuruluşların masraflarına ayrılan topraklardır. Vakıfların özel şartnamelerine vakfiye denilirdi. Vakıf toprakları, amaçları dışında kullanılamaz ve alınıp satılamazdı

 

FİKİR,DİL VE EDEBİYAT

Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminde Fikir Hayatı

Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde yaşayan başlıca fikir adamları şunlardır;

Muhyiddin Arabi: Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu’ya gelmiş ve Konya’ya yerleşmiştir. Yazdığı pek çok kitapla, İslâm dünyasında şeyh-i ekber (en büyük şeyh) adıyla ün kazanmıştır. Anadolu’da tasavvufun gelişmesinde büyük rolü olmuştur. Muhyiddin Arabî, vahdet-i vücut görüşü ile gerçek varlığın tek olduğunu, onun da Allah olduğunu söylemiştir.

Sadreddin Konevî:Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî’nin öğrencisidir. Arabi’nin fikirlerinin yayılması ve anlaşılması için Ekberîlik adında bir tarikat kurmuştur.

Mevlâna Celâleddin-i Rumî: Anadolu Selçukluları döneminde yetişen büyük mutasavvıflardan birisi de Mevlâna’dır. Mevlâna, 1207 yılında, Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Babası Bahaeddin Veled’dir. Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Alâeddin Keykûbat döneminde, davet üzerine Konya’ya gelerek yerleşti. Derin tasavvufi fikirleri, engin hoşgörüsü ile büyük ün kazandı. Şems-i Tebrizî ve Muhyiddin Arabî’den etkilendi. Mevlâna, eserlerinde Allah ve insan sevgisi, hoşgörü gibi konuları işledi. Yanında sadece Müslümanlar değil, başka din ve mezhepten olanlar da bulunuyor; kendisine büyük saygı ve hürmet gösteriliyordu. Onun düşünceleri, Moğol istilâsından bunalan Anadolu insanına, direnç kazandırdı; onların dayanma güçlerini artırdı. Mevlana’nın görüş ve düşünceleri kendisinden sonra kurulan Mevlevîlik tarikatı yoluyla yaşamaya devam etti.

Mevlâna, insanları zengin-fakir, siyah-beyaz, Müslüman-Hıristiyan diye ayırt etmedi. Mevlâna’ya duyulan sevgi ve saygı, günümüzde de artarak devam etmektedir. Konya’ya her yıl on birlerce değişik din ve milletten insanlar gelip onun türbesini ziyaret etmektedir.

Hacı Bektaş Veli: Horasan’dan Anadolu’ya gelen bir Türk mutasavvıfıdır (1209–1271). Hacı Bektaş Veli, kurduğu Bektaşîlik tarikatıyla, hoşgörü ve insan sevgisini yaymaya çalışmıştır.

XIV. yüzyıldan itibaren gittikçe yaygınlaşan Bektaşîlik, Türkmen babalan ve abdallarını da bünyesine almış ve Yeniçeri Ocağı’nın resmî tarikatı olmuştur. Hacı Bektaş Veli Bektaşîliğin temel kitabı olan Makâlât’ı yazmıştır. Bektaşîlik tarikatı Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Döneminde Yaşayan Bilim Adamları

a) Seyfeddin Amidî: Diyarbakır’da doğdu. Felsefe, mantık ve fen bilimlerinde çeşitli eserler yazdı.

b) Kutbeddin Şirazî: Sadreddin Konevî’nin öğrencisidir. Felsefe, coğrafya ve astronomi bilimleriyle uğraştı.

c) Hacı Paşa: Aydınoğulları Beyliği döneminde yaşadı. Zamanının en ünlü tabiplerinden biriydi.

d) Kadı Sirâceddin: I. Alâeddin Keykûbat döneminde yaşadı; mantık, kelam gibi ilim dallarında birçok eserler verdi.

e) Mehmet Ravendi: Anadolu Selçuklu döneminin tarihçilerindendir. Rahat’üssudûr adlı eserinde Anadolu Selçuklu tarihini anlatır.

f) İbn-i Bîbî: I. Alâeddin Keykûbat döneminde yaşadı. Yazdığı El-Evamirü’l Alâiye adlı eseri Anadolu Selçuklu tarihini anlatır.

g) Kerimûddin Aksarayî: Moğolların Anadolu’yu işgalini anlatan Müsameretü’l-Ahbar isimli eseriyle ünlüdür.

h) Eflâkî: XIII. yüzyılın ikinci yarısı ve XIV. yüzyılın başındaki Türk kültür hayatını yansıtan Menakibü’l-Ârifin adlı eseri ile ünlüdür.

i) Caca Bey: Anadolu Selçuklularının zayıfladığı yıllarda Kırşehir’i yönetmiş ve kendi adıyla anılan ünlü bir medrese yaptırmıştır. Bu medresede astronomi çalışmaları yapılmış; fizik, kimya ve matematik bilimlerine de büyük önem verilmiştir.

 

Dil ve Edebiyat

Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasından sonra Anadolu’ya yapılan göçlerin sonucunda bu coğrafyanın nüfusu hızla artmaya başladı. Moğol istilâsı ve baskısıyla Anadolu’ya gelen Türkmenler, zaman içerisinde Anadolu’nun her yerinde köyler, kasabalar ve şehirler kurdular. Böylece Anadolu nüfus olarak hızla Türkleşirken, yerleşim yerlerine de Türkçe isimler verilmeye başlandı. Anadolu Selçukluları ve Anadolu Türk beylikleri döneminde, halk Türkçe konuşurdu. Ancak, Anadolu Selçuklularında bilim dili Arapça, edebiyat dili de Farsça idi. Beylikler döneminde ise hem bilim ve edebiyat hem de resmî dil Türkçe oldu. Anadolu beylerinin çoğu Türkçe’den başka bir dil bilmedikleri için Arapça ve Farsça eserler Türkçe’ye tercüme edildi.

Özellikle Kösedağ yenilgisinden sonra Anadolu’daki Moğol baskısı ve zulmü tarikatların kurulmasında etkili oldu. Tarikat şeyhleri ve diğer Türk sûfîler, dini halka Türkçe anlatıyorlardı.

Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277 yılında Konya’yı ele geçirdiğinde bir ferman yayınlayarak herkesi Türkçe konuşup yazmaya davet etti. Anadolu’da, Türkçe’nin XII. yüzyılda hâkim olmasının en önemli sebebi Yunus Emre, Aşık Paşa, Gülşehrî gibi şairlerin eserlerini Türkçe yazmalarıydı. Anadolu Selçuklularında ve beylikler döneminde edebiyat; Halk edebiyatı, Tasavvuf edebiyatı, Divan edebiyatı olmak üzere üç dalda gelişmiştir.

 

Halk edebiyatı: Anadolu’ya gelen Oğuzlar, Türkçe’den başka dil bilmediklerinden Farsça ve Arapça yazılan şiirlerden anlamıyorlardı. Bu yüzden kendi dilleriyle şiirler söyleyen ozanlara karşı büyük sevgi ve saygı gösteriyorlardı. Halk edebiyatı, ozan denilen halk şairlerinin saz eşliğinde şiirler okumaları ile doğmuştur. Konusunu günlük olaylardan alan bu edebiyatın ilk eserleri, destanlar olmuştur. Horasanlı Ebu Müslim, Hz. Hamza, Hz. Ali ile ilgili menkıbeler halk arasında büyük ilgi görmüştür. Bu destanlardan en önemlileri Battalname ve Danişmentname’dir. Battalname XII. ve XIII. yüzyıllarda Danişmentli topraklarında söylenen ve yazıya geçirilen Türkçe bir destandır. Danişmentname’de ise; başta Danişment Ahmet Gazi olmak üzere birçok Da-nişmentli devlet adamı ve komutanın kahramanlıkları anlatılmaktadır.

Ayrıca edebiyat tarihimizde büyük önemi olan Dede Korkut Hikâyeleri, XIV. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Bu hikâyelerde Türklerin Gürcü, Abaza ve Trabzon Rumları ile yaptıkları savaşlar anlatılmaktadır.

Anadolu’da halk edebiyatı ürünlerinin bir diğer örneği de fıkralardır. Bektaşî tarikatına mensup olanların söylediği fıkralar, o dönemden günümüze kadar gelmiştir.

Fıkralarındaki hazırcevaplılığıyla tanınan Nasrettin Hoca XIII. yüzyılda yaşadı. Sivrihisar’ın Hortu köyünde 1209 yılında doğan Nasrettin Hoca, devrinin değerli ilim adamlarından dersler alarak kendisini yetiştirdi. O, halk zekâsını yansıtan kendine has güldürü üslubuyla günümüze kadar hep sevildi ve yaşatıldı. Halka zulüm yapanlar ve halkın hakkını yiyenler, daima karşılarında onun nüktesini ve zekâsını buldular. Onun fıkraları Batı dillerine de çevrildi.

XIV. yüzyılda Anadolu’da millî bir edebiyat doğmuştur. Bu dönemde Şeyh Ahmet Gülşehri, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t Tayr (Kuşların Dili) adlı eserini genişleterek Türkçeye çevirmiştir. Bu dönemdeki halk edebiyatının diğer ünlü simalarından birisi de Aşık Paşa’dır (1272–1333). Onun en büyük eseri olan Garipname, Türklere hak yolunu göstermek, tasavvufun inceliklerini aktarmak ve onların yanlış yola gitmelerini engellemek amacıyla yazılmıştır. Şeyh Ahmet Gülşehrî ve Aşık Paşa’nın ısrarla Türkçe söylemeleri ve yazmaları, bu edebiyatın gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır.

 

Tasavvuf edebiyatı: Anadolu’da Türk tasavvuf edebiyatı, XIII. yüzyılda büyük gelişme göstermiştir. Özellikle Kösedağ yenilgisi ve Moğol istilâsından sonra Anadolu’da siyasî ve ekonomik hayat alt üst oldu. Devlet otoritesinin sarsılması ve iç isyanlar, gerek göçebe Türklerin gerekse şehir halkının kendilerine huzur ve ümit veren tekke ve zaviyelerin etrafında toplanmalarına sebep oldu.

XIII. yüzyılda, tekkelerde büyük tasavvuf şairleri yetişti. Mevlâna, Türk edebiyat ve düşünce hayatının bu dönemdeki en büyük şahsiyetlerinden biridir. Mevlâna, eserlerinde “en büyük hakikat” dediği Allah’a ulaşmanın yollarını gösterdi. Devrinin diğer sûfîlerini de etkileyen Mevlâna, şiirde tasavvuf edebiyatının ölümsüz mısralarını meydana getirdi. Ölümünden sonra oğlu Sultan Veled tarafından kurulan Mevlevîlik tarikatı, onun fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasında önemli rol oynadı. Mevlâna’nın başlıca eserleri şunlardır:

Mesnevi: Farsça yazılmış altı ciltlik bir eserdir. Mesnevi, birçok hikâye üzerine kurulmuştur. Tasavvuf! fikirler, bu hikâyelerden yola çıkılarak açıklanmıştır. Bu eser, insanlara sevgiyi, hoşgörüyü ve inanç yolunun gerçek mutluluk yolu olduğunu öğretmiştir. Mevlâna’nın bu ünlü eseri günümüzde pek çok dile çevrilmiştir.

Divan-ı Kebir: Yedi ciltten meydana gelen bu eserdeki gazellerde sevgi ve aşk konuları işlenmiştir.

Fihî Mâfih: Mevlâna’nın rubaî tarzında söylediği şiirlerdir.

Mektûbât (Mektuplar): Selçuklu devlet adamlarına ve yakınlarına yazdığı mektupların derlenmesinden oluşmuştur.

Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza ile Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled bu dönemin ünlü tasavvuf şairlerindendir.

XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da millî bir tasavvuf edebiyatı doğmuştur. Bu edebiyatın en büyük şairi Yunus Emre’dir (1240–1320). Büyük bir şair olan Yunus, tasavvuf aşkıyla Türkçenin şaheserlerini meydana getirdi. Bütün insanlığa hitap eden ve çağım aşan Yunus Enire, çok sade ve anlaşılır bir dille şiirler söyledi. Şiirlerini, Divan ve Risaletü’n-Nushiye adlı eserlerinde topladı. Yunus’un şiirleri, yedi yüzyıla yakın bir süredir devamlı artan bir ilgiyle okunmaktadır. O, Türkçeyi kullanarak millî bilincin gelişmesine yardımcı olmuştur. Dervişlikten şeyhliğe kadar yükselen Yunus Emre, diyar diyar gezerek okuduğu şiirlerinde, insan ve Allah sevgisini işlemiştir. Yunus Emre’ye göre dünya yalandır ve tek gerçek ise ölümdür. İnsan, önce kendini bilmelidir. Yunus Emre, aşağıdaki şiirinde, “kişinin kendini bilmeden Hakk’ı bilemeyeceğini” söyler.

Divan edebiyatı: Anadolu Selçuklularında Divan edebiyatı, XIII. yüzyıl sonlarına doğru gelişmeye başladı. Bu dönemin ilk divan şairi Hoca Dehhânî’dir. Hoca Dehhânî, Türkçeyi çok sade ve akıcı bir şekilde kullanmıştır. En önemli eseri Farsça kaleme aldığı Selçuklu Şehname-si’dir. XIV. yüzyılda, Germiyanlı Ahmedî de Divan edebiyatının en güzel örneklerini vermiştir. En önemli eserleri; Türkçe yazdığı Divan, İskendername ve Cemşîd û Hurşid’dir. Divandaki kasidelerin birçoğu, Yıldırım Bayezıt’m oğlu Süleyman adına yazılmıştır.

Hoca Mesud, Şeyhoğlu Mustafa, Meddah Yusuf ve İzzettin Ahmed de bu dönemin önemli temsilcilerindendir.

mevlana

mevlana

yunus emre

yunus emre

 

 

 

 

nasreddin hoca

nasreddin hoca

 

DİN

 

Anadolu Selçukluları ve beylikler, Büyük Selçuklularda olduğu gibi, İslâm dininin Sünnî inanç kurallarını benimsemişlerdi. Sünnî mezhepler içinde Anadolu’da en yaygın olanı Hanefîlik idi. Abbasîlerin de aynı mezhepten olmaları, iki devleti birbirine yaklaştırmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti, İslâmiyet’in gaza inancı ile Türkmenlerin fetih anlayışını birleştiren bir siyasî kuruluş oldu. Bu nedenle Anadolu’da fetih hareketi, alp erenlik ve İslâmı yayma anlayışında olan fütüvvet hareketiyle paralel yürümüştür. Büyük Selçuklu Devleti ile başlayıp, Anadolu Selçuklu Devleti ile devam eden Anadolu’ya yönelik seferlerin tek amacı Bizans’tan toprak almak değildi. Alınan yerlerde İslâmiyet’in yayılması da ulaşılmak istenen hedeflerden biriydi. Ele geçirilen topraklar, kısa sürede Türk İslâm karakterine sahip oldu. Anadolu’ya göç edenler arasında daha önce Horasan ve İran’da kurulmuş olan tarikatların üyeleri de bulunuyordu. Bunlara Horasan erenleri, alp erenler deniliyordu. Türkistan’ın alplık (kahramanlık) geleneğini İslâmiyet’le birlikte sürdüren bu derviş alp erenler gazi olarak anılmaya başlandılar. Hıristiyanlarla savaşan kahramanların adlarına “alp” veya “gazi” unvanlarının eklenmesi bu yüzdendir.

Anadolu’ya gelen alp erenler, tarikatlar kurarak İslâmiyet’i yayma çalışmalarını burada da sürdürdüler. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğolların Anadolu’daki baskıları ve ayaklanmalar, Türkmenleri ekonomik ve siyasî sıkıntı içine itmişti. Bu baskıdan bunalan halka derviş alp erenler çıkış yolları gösterdiler. Türkçe’den başka dil bilmeyen ve okuma yazması olmayan Türkmenlere sade bir şekilde İslâmiyet’i anlattılar. Bu gelişmeler, Anadolu’da kurulan tarikatların Türkmenler arasında ilgi görmesine ve kısa sürede yayılmasına neden oldu. Bektaşîlik ve Babaîlik gibi tarikatlarda eski Türk inançlarının etkisinin görülmesi, Türkmen kültürünün de bu tarikatları etkilemesi nedeniyledir.

 

Anadolu Selçuklu Devleti ve Tarikatlar

Anadolu Selçuklularında tarikat ve medrese arasında meydana gelen bazı görüş farklılıkları, zaman zaman siyasî boyut da kazanmıştır. Medreseye karşı olan bazı tarikat üyeleri, medreseyi asıl eğitim kurumu sayan devletle mücadeleye girmişlerdir.

Tarikatlarla devlet arasındaki çatışmaların temelinde siyasî ve ekonomik bunalımlar vardır. Buna bazı tarikat üyelerinin siyasî emellerini de eklemek mümkündür. XIII. yüzyılda çıkan Babaîler Ayaklanması buna örnek olarak verilebilir. Buna rağmen, medrese ile uyum içinde olan ve kendini yenileyen tarikatlar, ülke için yararlı hizmetler vermeye devam etmişlerdir. Mevlevîlik bunun en güzel örneğidir.

Moğol istilâsı sonrasındaki iç isyanlar ve Moğol baskısı Anadolu halkını yılgınlığa ve ümitsizliğe düşürdü. Telkin ve zikir yoluyla Allah’a ulaşma düşüncesi anlamına gelen tasavvuf hareketleri bu dönemde Anadolu halkının sığınağı oldu. Tasavvuf düşüncesinin Anadolu’daki önderleri olan Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Muhyiddin Arabî gibi şahsiyetler, bunalan halka çıkış yolları göstererek liderlik yaptılar. Tasavvuf düşüncesini benimseyen ve yaşayanlara sûfî denirdi. Sûfîler, Allah’a giden yol anlamına gelen tarikatları kurdular. Bu yolda gidenlere derviş veya mürit denirdi. Tarikatların başında bulunanlar ise pir, baba ve dede gibi unvanlar alırdı. Anadolu’daki Türk devletlerinin ve beyliklerinin kurulmasında, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında tarikatların önemli rolü oldu. Tarikatlar ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasına da katkıda bulundular.

 

Selçuklular ve beylikler döneminde Anadolu’da faaliyet gösteren başlıca tarikatlar şunlardır:

a) Yesevîlik: Ahmet Yesevî’nin kurduğu bir tarikattır. Ahmet Yesevî, İslâmiyet’i Türkçe olarak öğretmeye çalışan bir sûfîdir. Divan-ı Hikmet adlı eserinde Türklere İslâmın ve dervişliğin basit yollarını öğretmeyi amaçladı. Anadolu’ya gelen Ahmet Yesevî’nin takipçileri görüşlerini burada da yaymaya devam ettiler. Çok sayıda taraftar toplayan bu tarikat mensupları aynı zamanda sınırlardaki fetih hareketlerine de katıldılar.

b) Babaîlik: Moğol istilâsı sırasında Anadolu’ya gelen Baba İlyas tarafından kurulmuştur. Ölümünden sonra yerini Baba İshak aldı. O, Babaîlik tarikatını Anadolu’da güçlendiren kişi oldu. Fikirleri daha çok Amasya, Tokat ve Malatya çevresinde yayıldı. Alınan ağır vergiler, yapılan haksızlıklar, göçebe Türkmenlerin sorunları karşısında ilgisiz kalınması, devlete duyulan güveni azalttı. Bu durum, Türkmenlerin Baba İshak’ı bir kurtarıcı gibi görüp onun etrafında toplanmalarına neden oldu. Giderek güçlenen Baba İshak ve taraftarları, Anadolu’da dinî ve siyasî nitelikli ilk ayaklanma olan Babaî Ayaklanması’nı başlattılar. Güçlükle bastırılan bu ayaklanma, devleti zayıflattı ve toplumda derin yaralar açtı. Etkileri uzun yıllar devam etti.

c) Bektaşîlik: Bektaşîliğin kurucusu Hacı Bektaş Veli’dir (1209-1271). İslâmiyeti son derece hoşgörülü bir şekilde yorumlaması geniş bir taraftar kitlesi kazanmasını sağladı. Tasavvuf inancını temsil eden tarikat üyeleri; Türkmen yaşantısına uygun olarak, sınır boylarındaki fetih hareketlerinde de yer aldılar. Bu nedenle askerî sınıf içinde de oldukça taraftar buldular. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve yeniçeri teşkilâtının örgütlenmesinde de Bektaşî tarikatının önemli rolü oldu.

d) Ekberîlik: Muhyiddin Arabî, büyük İslâm düşünürü ve mutasavvıflarındandır. Anadolu’ya gelip Konya’ya yerleşmiş ve Selçuklu sultanlarından büyük itibar görmüştür. Pek çok kitap ve risale yazmıştır. Onun düşüncesine göre, tasavvuf inancında gerçek varlık tektir ve o da Allah’tır (Vahdet-i vücut). Dünya ve çevresindekiler Allah’ın gölgesi, insanlar da onun dış görünüşünden ibarettir. Evrendeki her şey ayrı ayrı cephelerden Allah’ı ifade etmektedir. Muhyiddin Arabi’nin ölümünden sonra öğrencisi Sadreddin Konevî, onun fikirlerini devam ettirdi ve Ekberîlik adında bir tarikat kurdu. Bu tarikat, Anadolu dışında Arabistan ve Hindistan’a kadar yayıldı. Kudbeddin İznikî, İbrahim Gülşenî ve Abdal Ganî bu tarikatta yetişen önemli safîlerdendir.

e) Mevlevîlik: Mevlâna Celâleddin-i Rumî (1027–1273) Belh’te doğmuştur. 1228 yılında, babası ile beraber Konya’ya gelip yerleşmiştir. Konya’da bulunan yüksek dereceli medreselerde müderrislik yapmıştır. O dönemde Anadolu’ya “Diyâr-ı Rum” denildiğinden, kendisine de Anadolulu anlamında Rumî denilmiştir. Eserlerini Farsça yazdığından dolayı genelde yüksek tabakadaki insanlara hitap etmiştir. En büyük eseri Mesnevi’dir. Mevlevi tarikatının asıl kurucusu Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’dir. Mevlevîlerin Türk kültürüne pek çok hizmetleri olmuştur. Çok sayıda bilgin, şair, müzisyen ve devlet adamı bu tarikat içinde yetişmiştir.

 

Anadolu’da bu tarikatlardan başka Nakşibendîlik, Kadirîlik, Rufaîlik, Kübrevîlik gibi birçok tarikat faaliyet göstermiştir. Söz konusu tarikatlar dışında Anadolu’da faaliyet gösteren dinî nitelikte başka örgütler de kurulmuştur. Moğol istilâsı sırasında Anadolu halkını koruyup kollayan bu teşkilâtların başlıcaları; Abdalân-ı Rum (Anadolu dervişleri teşkilâtı), Bacıyân-ı Rum (Anadolu kadınları teşkilâtı), Feteyân-ı Rum (Anadolu gençler teşkilâtı) ve Gaziyân-ı Rum (Anadolu gazileri teşkilâtı) ‘dur.

Anadolu Selçuklu sultanları, dindar oldukları kadar da engin bir hoşgörüye sahiptiler. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’le evlenen Gürcü prensesin papazını ve kutsal eşyalarını da beraberinde getirmesi bu hoşgörüye en güzel örnektir. Ayrıca II. Kılıç Arslan ve Alâeddin Keykûbat’ın çeşitli mezhep mensuplarını tartıştırması, din ve inanç konusunda taassup içinde olmadıklarını gösterir. Anadolu Selçuklu Devleti sultanları, beyleri ve melikleri, âlimlere ve din adamlarına büyük değer vermişler; medreseler başta olmak üzere din ve eğitim ile ilgili pek çok kurum meydana getirmişlerdir. Toplumda ikilik yaratan, devleti ve halkı bölmeye yönelik faaliyetlerde bulunan mezheplerle de mücadele etmişlerdir.

 

BİLİM VE SANAT

Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde de eğitim ve öğretim kurumları medreselerdi. Medreseler, çağının en önemli bilim ve eğitim merkezleriydi. Anadolu Selçuklularında ilk medrese 1193 tarihinde açılan Kayseri Koca Hasan Medresesi’dir. Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde açılan medreseler, fikir ve bilim hayatının gelişmesinde önemli katkı sağladılar. Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde açılan medreselerde eğitim ve öğretim, tıpkı Büyük Selçuklu medreselerindeki gibiydi. Medreselerde Kur’ân, hadis, kelâm, fıkıh gibi din bilimleri verilirken, Arapça, matematik, hukuk, dil, hendese, tarih, mantık, astronomi gibi dersler de okutuluyordu

 

SAVAŞLAR

MİRYAKEFELON SAVAŞI

Anadolu Selçuklu Sultanı Rükneddin Mesud ölmeden önce oğlu II. Kılıç Arslan’ı 1155’de tahta çıkarttı. Bu dönemde Büyük Selçuklu Sultanı Sancar 1157 tarihinde ölünce, Anadolu Selçuklu Devleti, görünüşte olan bağımlılığına son vererek bağımsızlığını ilân etti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin tam bağımsızlığına kavuşması ile, Anadolu Birliği’nin kurulm-ası yolu açılmış oldu. Bu amaçla II. Kılıç Arslan, Bizanslılar ve güney sınırındaki Zengîler ile bütün problemleri çözmek istedi. Önce 1157 yılında Antep’i yeniden toprakları içine aldı. 1159 tarihinde Bizans İmparatoru Manuel Kommenos’un güçlü ordusu ile Eskişehir yöresinde karşı karşıya geldi. Yapılan savaşta II. Kılıç Arslan, Bizans Ordusu’nu ağır bir yenilgiye uğrattı. Öyle ki, adı gibi kılıcı da keskin olan bu arslan yürekli sultan, düşman ordusundan kırk bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Bizans Ordusu’nu darmadağın etti.
Ne var ki, İmparator Kommenos, bu acı yenilgiyi içine sindiremediği için yeniden savaş hazırlığına girişti. II. Kılıç Arslan ise, devleti içte kuvvetlendirmek için çaba gösteriyordu. Bu yüzden barış yapmayı önerdi. Bir süre savaşmamak için anlaşma sağlandı. Hatta II. Kılıç Arslan, İstanbul’a giderek üç ay, Kommenos’un konuğu oldu. Görülmedik şekilde ağırlandı. İstanbul’a ayak basan ilk Türk olduğu için, dostluk sembolü olarak karşılandı, büyük saygı gördü.
Bu dönemde 1174 tarihinde Nureddin Mahmud Zengî ölünce güneydeki Selçuklu sınırları da güvence altına girmiş oldu. 1174 tarihinde II. Kılıç Arslan Sivas ve Tokat yöresini elinde bulunduran Danişmendliler Beyliği’nin üzerine yürüyerek Selçuklu Sultanlığına bağladı.
Anadolu’daki önemli pürüzler giderilmiş, artık Bizans ile kozları paylaşmanın zamanı gelmişti. I. Haçlı Savaşları sonunda kaybedilen toprakların geri alınmasına başlanıldı. Öncelikle akıncılar Edremit ve Bergama’ya deneme baskınlarda bulundular. Bu bir savaş ilânı demekti. Bizans İmparatorluğu’nun ufuklarında kara bulutların çıkmakta olduğunu gören Manuel Kommenos, kopacak fırtınayı anlamıştı. Bütün hazinesini savaş giderleri için ortaya döktü. Yoğun bir şekilde çalışmaya başladı. Her taraftan asker toplattı. Hatta, başta Peçenek Türkleri olmak üzere, Macar, Fransız, İtalyan ve Sırplar’dan paralı askerî birlikler oluşturdu. Artık Bizanslılar da Selçuklularla savaşmaya karar vermişti.
1176 yılının eylül ayı içinde Bizans Ordusu Eğridir Gölü’nün kuzey doğusuna inmeye başladı. Bu büyük orduyu 12-14 Eylül 1176 tarihinde durduran Türkler tam üç gün, üç gece süren “Düzbel” savaşında Bizanslılar’a adım attırmadılar. Bizans Ordusu olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Burada öyle bir direniş oluyordu ki, Manuel Kommenos, İngiltere Kralına yollamış olduğu mektubunda aynen şunları yazarak bu karşı koymayı dile getirmiş bulunuyordu:
? İhtiyar Türk kadın ve erkekleri, savaş alanını yarmak isteyen süvarilerimizin atlarının ayakları altına kendilerini atıyorlar, böylece süvarilerimizi attan düşürüp öldürüyor, sonra kendileri de ölüyorlar.
Bu savaşta etten ve cesetten bir duvar oluşturmayı göze alan kahraman Türkler, Bizans Ordusu’nun ileri bir adım atmasını önlemiştir. Bu direniş ve karşı koymanın tarihte bir eşi daha görülmemiştir. Düzbel Savaşı, Selçukluların topyekûn savaştığının bir kanıtıdır. Bunun ikinci bir örneğini yalnız “Türk İstiklâl Savaşı”nda görmekteyiz.
17 Eylül 1176 tarihinde bu kez Selçukluların hücumu başladı. Az bir kuvvetle, dağ gibi heybetli ve büyük orduya hücum etmek ancak, Allah’tan başka kimseden korkmayan Türklere özgü kahramanlığın gereğidir.
Bugünkü Gelendost ilçemizin üç kilometre kadar kuzeyindeki yörede Bizanslıların “Miryon” dedikleri, “Kefalon” deresi arasında görülmedik bir savaş başladı. Bu savaşa her iki sözcük birleştirilerek “Miryokefalon” adı verilmiştir. Burada yapılan savaş o düzeyde acımasız ve o denli korkunç bir hâlde sürüyordu ki, bunu sözcüklerle tanımlamak çok zordur. Bizans Ordusu, uçurumlarla çevrili bu dar vadide şiddetli bir hücuma uğradı. Tüyler ürpertici, insana dehşet verici bir boğuşma oldu. O dağ gibi heybetli Bizans Ordusu, güneşin ışıklarının etkisi ile yığın hâlindeki karların eriyişi gibi, eridi ve tükendi.
Bizans Ordusu, uçurumlarla çevrili bir dar vadide şiddetli bir
hücuma uğradı.
Bu savaş, Selçuklu Türklerinin bir kahramanlık destanı oldu. Öyle görkemli bir zafer kazanılmıştı ki, koskoca Bizans Ordusu’ndan bir avuç kadar asker ayakta kalmıştı. Manuel Kommenos ve komutanları tutsak edilmiş, beş bin araba dolusu savaş malzemesi, yiyecek ve cephane ele geçirilmiş, Manuel Kommenos’un başı yere eğilmişti. Utancından etrafına bakamıyor, sadece affedilmesini diliyordu. Çok ağır ve yüklü bir fidye karşılığı serbest bırakılarak İstanbul’a döndü.
Miryokefalon Zaferi’nden sonra Bizanslılar sadece deniz kenarlarındaki kaleleri koruyabildiler. Anadolu’ya bir adım bile atamadılar. İstanbul’a kapanıp kaldılar. Anadolu Selçuklu Türkleri ise, günden güne gelişerek eski görkemli dönemlerine kavuşmaya başladılar.
Bu zaferle, Malazgirt’ten sonra bir kere daha Bizans’ın Anadolu hakimiyeti plânları suya düştü. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın yüksek hakimiyet ve kudreti doruğa ulaştı.
Hemen arkasından 1178’de Malatya fethedildi

 

 

 

 

 

 

HAÇLI SEFERLERİ

 

Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşı’nda yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar. 1075’te Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telâşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hakim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hattâ Anadolu dahil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar. İkinci büyük sebep ise, iktisadî idi. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kralların sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu, Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en iptidaî maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat, çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Almanya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazı Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzâde veya eşkıya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu.
Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. Şiî-Fatımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı. Sadece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu.
Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)
Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. Bunlar, doğunun zenginliklerine kapılıp, yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde bu ilk Haçlı kuvvetlerini durdurarak, kılıçtan geçirdi. Bunların arkasından Aşağı Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkânları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahudi’yi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı. Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107), yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, âni baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.
Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslar’a bir müddet hakim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu, Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu, dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne, başarısızlığa yol açtı. Haçlılar, yaptıkları huruç hareketiyle, bu Müslüman ordusunu dağıttılar.
Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. Şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede Haçlıların eline geçti. Müslüman, Musevî ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da kutsal olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları, kan ve cesetlerden geçilmez oldu.
Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Latin Krallığı, Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mukaddes şehir olan Kudüs’ün, Şiî-Fatımîlerce Haçlılara teslimi, büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabegi İmâdeddin Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu
İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)
Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bernard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını, Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesud tarafından imha edildi. Alman İmparatoru, canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesud, Haçlıları, Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları, Antakya’ya sığındılar. Şam’ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler.
Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)
Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friedrich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu. Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde, Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.
 

 

 

 

 

KÖSEDEĞ SAVAŞI

 

Birinci Alaaddin Keykubad’ın ölümünden sonra büyük oğlu II. Gıyasettin Keyhüsrev, babasının yerine Anadolu Selçuklu Devleti tahtına oturdu (1237). Ne var ki hem yaşı küçük, hem de devlet yönetimine ait deneyimi yoktu. Buna karşılık cesur ve kahraman bir insandı. Bu yüzden önce Diyarbakır’ı aldı, sonra Eyyubî Devleti’ni kendine bağlayarak Şam’da adına hutbe okutturdu. Derlenip, toparlanmaya vakit kalmadan Moğollar, Anadolu topraklarına girdiler. Selçukluların içindeki karışıklığı anlayan Moğollar, bundan cesaret alarak akınlarını sürdürüp ilerlediler. Kış mevsiminde Erzurum’u zaptederek şehri yağma ettiler, taş üstünde taş bırakmadılar (1242).
Durumun tehlikeli boyutlara vardığını anlayan genç Selçuklu Sultanı, 80 bin kişilik ordusu ile Sivas üzerine yöneldi. Gençliğinin ve dinçliğinin verdiği cesaret ve kahramanlık ile Moğolların üzerine saldırdı. Emrindeki deneyimli komutanların önerilerini dinlemedi. Çarpışma başlamış, her iki taraf kanlı bir şekilde birbirlerine girmişti. Selçukluların öncü birlikleri bozulunca, yenildikleri kanısına kapılan genç sultan, savaş alanından atı ile kaçıp uzaklaştı. Bunun üzerine Selçuklu Askerleri arasında çözülme başlamış, savaşa gerek görmeden geriye dönmeyi daha uygun görmüşlerdi. Başsız kalan Selçuklu Ordusu, 40 bin kişilik Moğol Ordusu karşısında yenilgiye uğramıştı (1243). Selçuklular bu savaşta sadece üç bin şehit verdiler.
Selçukluların gerilediğini gören Moğollar, hızla ilerleyerek Erzincan, Sivas ve Kayseri’yi ele geçirdiler. Halkı kılıçtan geçirip, girdikleri yerleri yağma ettiler.
Savaşa girmeyen Selçuklu Ordusu’ndan çekinen Moğol Ordusu Başkomutanı Baycu Noyan, tedbirli olmayı düşünerek geri döndü. Yeniden İran’a girdi. Anadolu şehirlerini talan etmekle yetindiler. Selçuklular da böylece toprak kaybına uğramaktan kurtulmuş oldular. Ne var ki, Moğollar yeniden derlenip toparlanmaya, eksikliklerini gidermeye çalışıyorlardı.
1246 tarihinde II. Gıyasettin Keyhüsrev ölünce yerine II. İzzeddin Keykavus geçti. Yeni Sultan, Moğolların egemenliğini kabul edince Moğollar, Selçukluların içteki karışıklığını anladılar. Bu yüzden yeni tahta geçen Sultan II. izzettin Keykavus’un diğer kardeşini de sultan olarak ilân ettiler. Selçukluları bölmeyi, içten çökertmeyi amaçladılar. Nitekim ülke içinde taht kavgaları baş gösterdi. 1254 tarihinde Keykubad ölünce, karşısında rakip olarak tek kardeşi kalmıştı. Böylece ülke toprakları ikiye bölünmüş oldu. Moğolların uyguladıkları böl-parçala siyaseti tam anlamı ile yerine gelmişti. Ülke topraklarının doğu kesimi IV. Rükneddin Kılıç Arslan’m batı kesimi de II. İzzettin Keykavus’un oldu. Artık Anadolu Selçuklu Devleti iyice gücünü yitirmişti. Sürekli olarak Moğollar’m korkusu ve baskısı altında eziliyorladı.
Bunu fırsat bilen Moğollar, 1256 yılında Selçuklu Ordularını dağıtarak Konya’ya girdiler. II. izzeddin Kılıç Arslan’ı tahtından indirdiler. Yerine kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ı atadılar. Her ne kadar Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden istiklâline kavuşturmak için çaba gösterilmişse de bir sonuç alınamadı. Moğolların himayesinde Selçuklu tahtına çıkmış olan IV. Rükneddin Kılıç Arslan ise 1266 tarihinde ölünce, artık Anadolu Selçuklu Devleti iki yaşındaki III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in eline kalmıştı. Böylece ülkeyi vezirler yönetmeye başladı. Ancak Anadolu, Moğol zulmü altında inliyordu. 1308’de V. Kılıç Arslan tahta geçti. Ancak etkili olamadı. 1318’de ölümünden sonra Anadolu’yu bir Türk yurdu yapan Türkiye Selçuklu Devleti tarihe karışmıştı.

 

ANADOLU SELÇUKLU VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK

TOPLUM YAPISI

Türklerin Anadolu’ya Yerleşmeleri ve Toplumsal Sonuçları

Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinden önce Anadolu’nun birçok yeri Bizans-Arap mücadeleleri ile harap olmuştu. Burada yaşayan yerli halk özellikle Toroslara yakın ve savunulması daha kolay olan dağlık alanlara göç etti.

Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri, toplum yapısı açısından önemli değişikliklere yol açtı. Anadolu’ya ilk yerleşenlerin büyük çoğunluğunu Türkmenler oluşturuyordu.

Bizans’ın içinde bulunduğu sosyal bunalımlar, ekonomik sıkıntılar ve askerî durum, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerini kolaylaştırdı. XI. ve XII. yüzyıllar, Anadolu Selçukluları ile Haçlılar ve Bizans İmparatorluğu arasındaki mücadelelerle geçti. XII. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu’da huzur ve güven ortamı tam olarak sağlandı. Bu dönemde Hıristiyan yerli halk (Rum, Ermeni, Süryanî) ile Müslüman Türk halkı bir arada yaşıyorlardı. Çünkü Selçuklu Devleti Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmaksızın âdil bir yönetim kurmuştu. Selçukluların bu tutumu pek çok Hıristiyan halkın Türk yönetimini tercih etmesine sebep oldu. Rumlar Karadeniz, Akdeniz sahilleri ve Batı Anadolu’da; Ermeniler Doğu ve Güney Anadolu’da; Süryanîler ise Güneydoğu Anadolu’da Selçuklu hâkimiyeti altında yaşıyorlardı.

Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında ikinci devre XIII. yüzyılda başlamaktadır. Moğol İmparatorluğu’nun kurulup batı yönünde ilerlemesi, Oğuzların kalabalık gruplar hâlinde Anadolu’ya gelip yerleşmelerinde etkili oldu. Bu durum, Anadolu’nun Türkleşmesini sağladı.

Oğuz boylarının Anadolu’ya yerleşmeleriyle ilgili araştırmalarda yer adları büyük önem taşır. Anadolu’nun değişik yerlerine yerleşen Türkmenler, ait oldukları boy ve oymak adlarını yerleştikleri alanlara vermişlerdir. Bugün, yurdumuzdaki pek çok yerleşim yeri Oğuz boylan ve oymaklarının adlarını taşımaktadır. Hatta Oğuzlar, daha önceki yaşadıkları yerlerdeki köy, nehir, dağ adlarını da Anadolu’da kullandılar. Bunun yanında çeşitli Türkmen oymakları, Anadolu’da farklı adlarla da anılmaya başladılar: Tekeliler, Çubuklular, Yınallılar, Karakeçililer, Sankeçililer gibi.

 

Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Döneminde Halk

Anadolu Selçukluları döneminde halkın çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Rum, Ermeni ve Süryanîler ise azınlıkta idi. Türklerin Anadolu’da sağladıkları huzur ve güven ortamı ile tarım ve ticaret gelişti. Buna bağlı olarak üretim arttı ve nüfus çoğaldı.

Anadolu Selçuklu ve beylikler döneminde halk, yaşadığı yerler ve yaşayış biçimleri bakımından şehirliler, köylüler ve konargöçerler olmak üzere üç gruba ayrılıyordu.

Şehirliler: Türkler, Anadolu’ya geldikten sonra köyler ve kasabalar kurarak yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu arada Bizans’a ait boşalan şehirlere de yerleştiler. Eski şehirlere yerleşen ve gittikçe sayıları artan Türkler, şehirlerin Hıristiyan halkı arasına karışmadılar. Bunlar, şehirlere yerleşir yerleşmez kendi mahallelerini kurarak, buralarda cami, tekke gibi sosyal kurumlan oluşturdular. Şehirler büyüklüğüne göre melik, subaşı veya subaşı naibi tarafından idare edilirdi. Şehirlerde tahsildarlar, askerler, asayişçiler, kale erleri, bölük zabitleri gibi görevliler bulunurdu. Şehirde yaşayan halkın en itibarlı sınıfım oluşturan bu görevlilere ehlî örf denilmekteydi.

Şehrin diğer bir grubunu din ve bilim adamları meydana getirirdi. Bu sınıf şeyhler, müderrisler, kadılar, nakipler, imamlar, hatipler, müezzinler ve medrese öğrencileri ile yazar ve şairlerden oluşuyordu. Şehirde bulunan din adamları, içlerinden en bilgili ve yaşlısını kendilerine reis olarak seçerdi. Buna müftü denirdi. Müftüler, bulunduğu şehirdeki bilim ve din adamlarının hükümetle olan ilişkilerini düzenlerdi. Bu topluluğa Ehli ilim denilmekteydi.

Bunların dışında esnaf ve zanaatkârlar şehirlerde yaşayan diğer bir sınıfı oluşturuyordu. XII. yüzyıldan itibaren Anadolu’daki ticarî hayatın canlılığı, kalabalık esnaf ve zanaatkâr sınıfının oluşmasını sağladı. XIII. yüzyılın ikinci yarısında şehirlerde dinî ve iktisadî bir özellik taşıyan ahilik örgütleri ortaya çıktı. Ahilik, esnaf ve zanaatkârların meslekî kuruluşu idi. Aynı zamanda ahi loncaları, getirdikleri ahlâkî kurallarla topluma öncülük ettiler. Kısa zamanda Anadolu’nun pek çok şehrinde ahi teşkilâtlan kuruldu. Terziler, saraçlar, ayakkabıcılar, dericiler; gibi her esnafın ayrı çarşısı ve sokağı bulunmaktaydı. Her esnaf grubunun şeyhi, yiğitbaşısı, kethüdası vardı. Ahiler usta çırak düzeni içinde çalışırlardı. Bunlar hem ticarî hayatı canlı tutarlar hem de şehrin güvenliğini sağlarlardı. Ahi teşkilâtının temelleri XII. yüzyılda Abbasîler zamanında düzenlenen fütüvvet teşkilâtına kadar uzanmaktadır. Fütüvvet teşkilâtını Anadolu’da ahi şeyhleri temsil ettiğinden, burada ahilik adıyla ortaya çıkmıştır. Anadolu ahiliğinin kurucusu Ahi Evran aynı zamanda bir debbağ (derici) idi.

Ahi teşkilâtlarının üstlendiği görevler ise; aynı meslekten olan üyeler arasında dayanışmayı sağlamak, üyelerini eğitmek, üretimde kalite ve standardı yükseltmek ve denetlemekti. Ayrıca bu teşkilât devletle esnaf arasındaki ilişkileri de düzenlerdi.

Köylüler: Orta Asya bozkırlarında kalabalık kitleler oluşturan göçebe topluluklarının yerleşik hayata geçmelerinde ilk durakları, şehirlerden çok köyler oldu. Göçebelerin köylere yerleşmesinde, Anadolu’nun tarıma elverişli olmasının yanında Selçuklu devlet adamlarının aldığı özendirici tedbirlerin de etkisi oldu. Anadolu Selçuklularında köylüler tarım ve hayvancılıkla uğraşırlardı. Ekip biçtikleri topraklar, devlete ait (mirî arazi) olduğundan ikta sahibinin yönetimi altındaydılar. Toprak, işledikleri sürece çiftçinin elinden alınmazdı. Toprağı işleyenler elde ettikleri ürün karşılığı olarak vergi öderlerdi. Her köyün başında bir köy kethüdası bulunurdu. Bunlar günümüzdeki mahalle ve köy muhtarlarının görevlerini yaparlardı.

Konargöçerler: Göçebeler, Anadolu’nun batı uçlarında, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çoğunlukta idiler. Konargöçerler yaz mevsimini Torosların yüksek yaylalarında ve daha iç kısımlardaki dağlık alanlarda, kış mevsimini de Çukurova, Göller yöresi ve Menderes vadisinde geçirirlerdi. Bir kısmının yerleşik hayata geçmesine rağmen, göçebe yaşantısı Osmanlılarda da devam etmiştir. Konargöçerlik az da olsa günümüzde de sürmektedir. Bunlara halk arasında Yörük denilmektedir. Konargöçerlerin başlıca geçim kaynakları hayvancılıktı. Hayvanlarından elde ettikleri süt, yağ, peynir, yapağı, kıl ve deri gibi ürünlerin üretimi yanında canlı hayvan ticareti de yaparlardı. Bunların dışında halı, kilim, heybe gibi dokuma eşyalarından elde ettikleri gelirleri de bulunmaktaydı.

 

 
 

2 Yorum

  1. veysel said,

    Aralık 5, 2008 at 4:45 am

    blogun ne olduğunu ben bilmezdim mertkan anlattı ona göre yorum yapayım konuya göre site güzel olmuş ama daha güzel de yapabilirler yeni açmışlar dedi mertkan, zamanla düzeltirler sitelerini.

  2. nuri said,

    Aralık 6, 2008 at 11:42 pm

    ne diyeyim beyler yapmışsınız güzel bişiler helal olsun.devamı gelir inşallah. en sevdiğim blogdaki resimler, güzel resimler koymuşsunuz. ama bi kaç tane video da olsa daha güzel olur


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: